İYİ Kİ DOĞDUN AŞK

Standart

 

“Birini sevmek o kişiye karar vermekle başlar”

Yani kalbin işi değildir sevmek, aşık olmak. O süreci sadece beyin yönetir. Ama beyin adı üstünde beyin olduğundan kandırır seni, tüm bunların kalbin işleri olduğuna inandırır, sen de döner kalbini suçlarsın.

Sevmek gibi, pamuk şekeri, dondurma, güneş , nefes, okyanus bir şey, nasıl olur da betondan yapılmış soğuk bir eylemin sonucu olarak doğar? Karar vermek ve sevmek?

Kendini düşündü kadın… Bugüne kadar sevmeye karar verdiği insanların hiç bir ortak noktası yoktu. Bir çok parçaya bölünmüş ve her bir parçası ayrı bir kişiyi öğrenmiş ve tümevarım yapılırsa müthiş bir puzzle gibiydi. Bir çok  farklı parçanın birleşiminden oluşmuş kusursuz bir puzzle.

Genelden özele indiğinde ise her bir parça kopuk, bağımsız ve zayıf. Kendi başına bir şekle sahip olamayacak kadar zayıf ve etkisiz. Bugüne gelebilmek adına atılmış adımlar, basamaklar gibiydi hepsi.

Peki en başında nasıl karar vermişti beyni? Gerçekten karar vermiş miydi yoksa beyin ölümü gerçekleşmiş birinin kararları gibi miydi sevmeleri?

O epik ve destansı kavram, kelimelerle anlatılamayan  şaşkınlık hali yani aşk, daha doğrusu aşk sanılan duygular karıştırmıştı galiba elmalarla armutları. Mandalina ekip portakal bekletmişti. Gerçek aşk, gerçek bir sevginin içinden geçmiyorsa aslında yoktu ki…

Aşk çoğunlukla birbirleri arasında cinsel çekim olan çiftlerin, cinsel hayatlarını paylaşma ihtiyacı duymalarıyla başlayıp, anlık mutlulukları doyum noktasında yaşayıp sonra o anlar geçtiğinde doyumsuzlukların tekrar gün yüzüne çıktığı, en sonda ise tenler birbirlerine iyice alıştıkça, muhabbetler aynılarının tekrarı haline geldikçe ve tabii ki deri altından bir bağ kuramamış olmanın da rüzgarıyla hızlıca bitiveren bir yolculuk olmuş… Hepsi aynı hikayenin bir tekrarı. Hep izlediğimiz.

Ama gerçek bir sevgiden geçen aşkta kusurlar vardır, o kusurların üstünü örtebilmek ve o kusurlarda pes etmemek vardır. Mükemmellik aradığın hiçbir şey mükemmel olmayacaktır, onu mükemmel yapmak sadece emekle olur, istemekle olur ve de içten bir sevgiyle. Gerçek bir aşkın yolu bencillikten geçmez. Bu kendinden vermek demek değildir, kendinden almaktır. Bir başkasını da kendin gibi kabul edebilmektir.

Kendinden alıp kendinden verdiğin kendini takip edip kendinde kaybolduğun bir sonsuz döngüdür, o nedenle sonsuzdur. O nedenle bitti denildiğinde bitmez.

Bitti denildiğinde “Hiç önemli değil. Kalbimin senin tarafından kırılması benim için bir onurdu.” dedirtir. Dedirtmelidir.

 

 

 

 

 

SEN BUSUN

Standart

Nasıl yüzüstü bırakabildin bizi?

Çünkü kalbimin sesini dinledim!

Ama kalbinin sesi değil miydi seni şuan bulunduğun yere getiren?

Eskiden bulunduğum şimdi rüyasını kurduğum yeri özledim…

O yerdeyken de burayı istedin ama hep.

Yazken kışı özledim, kışken baharı istedim. Hiç ait olamadım bulunduğum zamana o yüzdendir ki hiç sahiplenemedim zamanla birlikte gelen geçenleri.

O yüzden hepsi geldi ve geçti…

Geçmeseydi?

Diyemezsin geçmeseydi. Olanlar değiştirilemez.

Yeniden yazılabilir ama…

Aynı hatalar yeniden yapılır o zaman.

Ders almak yok mu?

Ders almak var mı?

Yeni başlangıçlar?

Sonlanmayan hiçbir şeyin yeni başlangıcı olamaz!

Aynı hataları yapamam!

Aynı hatalar yine yeniden…

Neden?

Sen busun!

“Tasvirlerden, sonu gelmez betimlemelerden sıkıldım. Sözün koynuna girip birdenbire acıtarak, kanata kanata söyleyen biri gibi söyleyeceğim. Evet belki hazmetmesi zor olabilir ama sahtekarca gülümseyerek söyleyemem, sözümü esirgeyemem bu konuda.

Herkes için geçerli değil bu. Ama konu sen isen.

Sen bu hataları yaparsın -evet ağır biliyorum ama- sen busun!”

İşte bu sesler asla susmaz.

Bazen bu ses etrafından birinin maskesini takar. Her defasında farklı kelimeler kullanarak aynı şeyi söylerler. Bazen ise bu ses içine hapsolur. Kendi sesinmiş gibi konuşur seninle, sanki bir tekerlemeymiş gibi durmadan beynine dokur bu cümleleri… Kurtulamazsın.

Ve inandırır seni ‘bu’ olduğuna…

Atmosferde her çınlayan sesin bir izi olur ya, o iz kazınır vücuduna yeni dövmen olur.

Sense o görünmez damgayı taşırken sadece gülersin çünkü bilirsin ki unuttukları bir şey var!

Seni bir çerçeve içine alamazlar, kalıplara sokamazlar, bağlasalar yine tutamazlar.

Çalınamaz, söylenemezsin.. Anlaşılır bir şarkı sözü değilsin ki!

Ritmin yok, nakaratların yok… Ölçüsüz bir şarkı olur mu? Senin hesaplanabilir bir ölçün bile yok.

Nota kağıdının satırlarına sığamayan bir notasın.

Bir mırıldanma olabilirsin belki, ya da sağır bir adamın gevelemesi…

Net olmayan bir kadın portresi, sadece gözleri ve elleri çizilmiş…

Davetsiz bir misafir olabilirsin, cenazede gülen kadın ya da öldüğünü kabul etmeyen bir hayalet. Evet tüm bu garipliklerin tamamı olabilirsin. Bu dünyada ne olduğu belli olmayan her şey olabilirsin.

İşin gülünç tarafı sen bile kendini çözememişken insanlar sana teşhis koyarlar: “Sen Busun!”

Sen kendi kanatlarını zincirlediysen, kendini içine hapsettiğin, Alaaddin’in cini misali, şişende mutluysan… Ve  o şişenin boyutlarını bile başkaları senin adına belirlediyse… Ve sen bundan gocunmadıysan ben neden aynısını yapmalıyım? Ben neden sen istiyorsun diye ‘bu’ olmalıyım?

Aslında herkes karşısındakini kendi gibi zannettiğinden… Çünkü onun  da ne olduğu ve hatta ne olabileceği bir başkası tarafından tayin edilmiştir. Ona da bir başkası ‘sen busun’ demiş ve o da O olmuştur.

 

FullSizeRender (1).jpg

Catherine Edlinger Kunze – It’s your face

İnsan beyni ne kadar gelişmiş olursa olsun kendi karmaşıklığına bir yenisini daha eklememek adına diğerlerini belirli çerçevelerle sınırlandırır. Dolayısıyla  insan kısıtlı bir bakış açısına sahip olduğundan -daha doğrusu öyle bakmayı seçtiğinden- penceresine ne kadarını sığdırabilirse onu görür.

İnsanız ve ne yazık ki hepimiz böyleyiz. Birbirimizi tek yönlü olarak görmekten kendimizi alamıyoruz. Kendi yarattığımız karakterlerin değerlendirmesini başkalarının tarafsız yorumlamalarına bırakamıyoruz, mutlaka kendimiz tanımlıyoruz; zavallı çocuk, aşağılık yalancı, basit kadın…

 

 

Karşımızda duran etten kemikten oluşan ‘şey’leri, doğruları ve yanlışlarıyla değil de roman yazarının tek tip çizilmiş bir karakteri gibi görüyoruz. Romanımızda o karaktere hangi sıfatı layık gördüysek, o sıfatın tüm özelliklerini tırnağının ucuna kadar taşıtıyoruz. Dolayısıyla birinin kötü olduğuna karar verdiysek, o kişinin vay haline… Çünkü o kişiyi artık hep kötü diye kodluyoruz.

Ve iyi, sonuna kadar iyi… Zihinde ve kalpte hep aklıyoruz o kişiyi. En büyük kazıkları en sevdiklerimizden yememiz de hep bu nedenden. Onları bir kere  iyiler kümesine sokuyoruz işte! Ve ileri derece matematik dersinde görebileceğimiz ve matematikte öğrendiğimiz son formül olan “hayattan aldığımz dersler; en güvendiklerimiz ile bize yaşattıkları hayalkırıklıkları arasındaki kesişim kümesidir” i öğrenene kadar iyiden iyi çıkmazsa kaç kalır bilemiyoruz.

Küçükken büyüklerimizden dinlemiş olduğumuz masallarda da bu yaratıcı tek yönlücülük vardır. Hangi masalda yaşlı bir cadının çocuklara sadece sevinsinler diye şeker verdiğini duydunuz? Hangi masalda üvey anne ve üvey kardeşler sevecen ve anlayışlı olur? Hangi masalda bir prens prensesi evlenme vaadiyle kandırır?

Sadece iyilik ve kötülük şeklinde değerlendirmek de yanlıştır, önemli olan iki zıtlıktan biri olmandır yoksa boş kümesindir. Yoksun!

FullSizeRender (2)

Catherine Edlinger Kunze – Don’t Let Anyone Tell You

Bir ortamda elin cebine zor girdiyse, döneminin şartlarını göz önünde bulundurmaz insanlar. O an hangi durumdasın, sıkıntı içinde misin önemsemezler, çünkü sen cimrisindir.. Bir kere yalan yakalasınlar sonuna kadar yalancı çobansın… Ağzından yanlış yere varan bir sözcük çıktığında, o senin kabalığın olur , otokontrolünü kaybetsen tehlikeli olursun.

Bir kere… Sadece bir kerecik bile yaptıysan ‘BU’ olursun.

 

Okumaya devam edin

“CEHENNEM BAŞKALARIDIR”

Standart

Dinle beni, her birimizin bir amacı var değil mi? Para, aşk bunlar umrumda bile değildi. Bir kadın olmak istiyordum. Güçlü bir kadın. Varımı yoğumu tek bir atın üzerine oynadım. Bunun gibi en tehlikeli yolları seçen bir insanın korkak olması mümkün müdür? Tüm yaşam yalnızca tek bir davranışa göre sorgulanıp, yargılanabilir mi?

Tunç Heykel…

İşte zamanı geldi. Tunç heykel karşımda. Onu seyrediyor ve cehennemde olduğumu anlıyorum.

Her şey önceden tasarlanmıştı diyorum size. Benim, tüm bu bakışlar üzerimdeyken elimi şu heykele bastırarak, şu şöminenin karşısında duracağımı önceden tasarlamışlardı. Beni yiyen tüm bu bakışların altında. Kimi, kimleri seveceğim, kimleri öpeceğim, kimleri üzeceğim… Tüm bu etrafımdaki yabancılar tasarlanmıştı.

“Hah, peki ya siz, yalnızca iki kişi misiniz?” , “Bu kadar mısınız? Ben sizleri daha çok sanıyordum!”

Demek cehennem bu! Buna asla inanmazdım.

Acı, ateş, kükürt, odun yığını, ızgara… Hepsi sizsiniz demek! Ah! Ne gülünç!

Kızgın ızgaranın ne gereği var?

Cehennem başkalarıdır!

J. PAUL SARTRE

 

NO EXIT B JPS

Huis-clos    ‘No Exit’ by  Jean-Paul Sartre

 

“Je ne suis pas moi, mais je voudrais bien”

Ben kendim değilim ama olmak isterim.

 

Kimse ne tam olarak kendisi ne de tam olarak olmak istediği kişi olabilir çünkü özgürlük kendi başına çok da özgür bir kavram değildir.

Sen kendi özgürlüğünü bulmaya çalışırken başkalarını özgürlüğe ulaşma yolunda kısıtlarsın..

Özgürce özgür olamadığından özgürce kendin de olamazsın.

Ama cehennem bu değil.

Kendin olursun, olmazsın… Başkası olursun ya da hiç kimse olursun. Belki de herkesten biraz biraz olursun. Ve bunların hiçbiri cehennem değil.

Ötekinin bir bakışıyla bir nesneye dönüşürüz, bir bakışımızla karşımızdakini ‘şey’leştiririz. Sadece bakarak bile özgürlük yok edilebilir ve birbirimizi bakışlar altında köleleştiririz. Bu çatışma bittiği an ilişki de biter. Yalnızlık yanmaksa eğer, cehennem kuru kalabalıktır. Kupkurudur ve kurutur dallarını. Ve yanmak, kurumaktan çok daha değerlidir.

Okumaya devam edin

ÜÇ MEKTUP

Standart

 

 

Kendini “Düşman” ilan eden yabancılara…

Merhaba Sevgili “Düşman”ım,

Nasılsın?

Umarım iyisindir çünkü sen iyi oldukça ben de daha iyi biri oluyorum.

Biliyorum beni sevmiyorsun!

Beni sevmemek için kendince nedenler de buluyorsun.

Bulabilirsin tabiki, kendini düşman ilan etmek ve bunu haklı çıkarmak için yeryüzünde ortaya dökebileceğin milyarlarca bahane var. Sen de onlar arasından seçtiğini, beğendiğini ve en çok yakıştırdığını kullanabilirsin.

Fakat birinin artık sana gerçeği söylemesi gerek ve o kişinin bizzat ben olduğumu görmek seni birazcık rahatsız edebilir.  Rahatsız olucaksan okuma derim.

Sen elmayı sevmeyebilirsin. O elma belki dünyanın en çirkin elmasıdır, tadını sevmezsin, kokusunu sevmezsin, kalbini sevmezsin, rengini sevmezsin, hiçbir şey bulamadın diyelim sapını sevmezsin. Eğer bir şeyi ve ya birini sevmemeyi kafana koyduysan, o şeyi zaten sevemezsin.

Ama ve büyük bir AMA var ki burada, sevmemek ayrı bir durumdur, nefret etmek ayrı. Eğer ki düşüncelerin durduk yere o elmadan nefret etme şekline büründüyse ve bıçak gibi yarıyorsa elmayla beraber zihnini de ikiye, bilmelisin ki nefretinin kaynağı ELMA değil KENDİNSİN.

Belki kendini sevemiyorsundur bir türlü… Ne yaptıysan da barışamamışsındır kimliğinle. Hala ‘kimim, neyim, ne yapıyorum’u sorguluyorsundur. Mutlu olamadığın ve içindeki boşluğu dolduramadığın için öfkeni yansıtıyorsundur belki etrafına. Belki öfkenin altında yatan başka sebepler vardır; kıskançlık gibi. Evet belki de çok kıskanıyorsun. Annelerimizin çevremizdekiler hakkında bizi uyardığı ve ‘o kız/erkek seni kıskanıyor’ dediği türde değil de, belki de aynı kini ve öfkeyi sana besleyecek kadar seni önemli ve değerli bulmadığım için, kendimi kimseyle ne yarışa ne de savaşa sokmayacak kadar bilinçli olduğum için kıskanıyorsundur beni. Belki seni hiç farketmediğim için, belki de tanıyacak kadar zaman ayırmadığım için. Belki başka problemler dönüp duruyor hayatında ve  uzaktan gördüğün kadarıyla hayatım mükemmel sanıyorsun, kıyaslıyorsun ve hınç doluyorsun.

Evet bana diyorum…

Ama bu kendimi özel bir yerde konumlandırmamdan kaynaklı değil. Birine ve ya bir şeye kolayca düşmanlık besleyen kişinin olayı tek bir kişi ve ya durumla sınırlı kalmaz. Anla ki bu bir genelleme, ve anla ki duyguların tek taraflı…

Şimdi diyeceksin ki madem önemsemiyorsun beni, bana mektup yazmak da neyin nesi!

Yanlış anlama seni önemsemiyorum demedim, varlığını kabul ediyorum, seni anlayabilmek de isterim. Ben yalnızca seni, senin beni önemsediğin kadar önemsemediğimi söyledim. Çünkü sevgili düşmanım, ben seninle hiç ama hiç savaşa girmedim. Ben bugüne kadar kimseyle savaşa girmedim. Sen kendinle savaşa girdin, tarafları sen belirledin, sen ateş ettin, sen vuruldun, sen düştün ve yine sen öldün, ve benim bunların hiçbirinden haberim bile olmadı.

Halbuki düşmanım olmayı hak edebilecek zekilikte bir insanın gölge oyunlarıyla değil de kelimelerle savaşabilmesini tercih ederdim. Benimle de, hayatla da…Bizi hayvanlardan ve diğer canlılardan ayıran yegane özellik olan düşünme ve konuşma yeteneğimizin, uzlaşma amacıyla olmasa bile anlama ve algılama amacıyla kullanıldığını görseydim, karşımdaki sen bile olsan (her kimsen) ciddiye alırdım. Yüzüme ve netçe! Belki de o zaman,  kazanmayı çok istediğin ve bir ihtimal kendini çoktan galip ilan ettiğin, benimse adını bile koyamadığım bu hayali nefret savaşını kağıt üzerinde sen kazanırdın.

Sevgili düşmanım bana hiç sormadın ama ben seni çok severim. Çünkü biliyorum ki; “Bıraktığın her etki bir düşman yaratır!”

Ne kadar etkilli ve ne kadar güçlü olduğumu başka kim gösterebilir ki bana?

Yani bu bir aslında teşekkür mektubu.

Kamuflaj formülüyle büyük ihtimalle görünmez kıldığına inandığın, ya da kendini kandırıp unuttuğun ve hatta unutturduğun hatalarını mükemmel bir şekilde bana yansıtabildiğin ve kendinden nefret etmek yerine, sana gerçeği gösterdiğim için benden nefret ettiğin için…

Ve bana konunun benimle değil de, kendinle ilgili olduğunu bu kadar net gösterebildiğin, vicdanımı huzura kavuşturduğun için…

Sevgili yabancı, herkimsen…

Teşekkür ederim.

 

Zaman’a…

Sevgili Zaman,

Bu aşk-nefret ilişkisinde, kimi zaman en çok ihtiyacım olan, omzuna başımı yaslayıp her şeyimle kendimi sana teslim etmek istediğim dostum, kimi zaman ise bir türlü senkronize olup da yakalayamadığım düşmanım oldun.

Beni seviyor musun bilmiyorum. Sanıyorum sevmemek için senin de geçerli sebeplerin var.

Öncelikle bana sunduğun fırsatların değerini bilmediğimi ve hepsini elimle teker teker kenara itip, hayatıma yeterince sahip çıkmadığımı söyleyebilirsin. Hayatımla ilgili çoğu şeyi senin insiyaifine bırakmış olabilirim ama görüyorsun ki artık senden önüme fırsat çıkarmanı beklemiyorum. Kendi fırsatlarımı kendim yaratıyorum.

Sonra, bir çok güzel anıyı gelecek kaygılarım ve geçmiş hesaplaşmalarımla mahvettiğimi düşünebilirsin. Haklısın. “Zaman tek andır, o da şuandır” felsefesiyle yaşadığımı iddia etmiyorum zaten. Sen bütün o güzel anların ve anıların üzerinden esip geçtikçe ben o anıların kokusunu duyabiliyorum ve sızlamalarını burnumda hissediyorum. Bunu erken yaşta farkedebildiğim için de yeni ‘an’larımı geçmiş ve gelecekle ilişkilendirmiyorum. Sadece verdiğini alıyorum, sadece aldıklarımı biliyorum ve sadece anımı yaşıyorum. Sanıyorum artık seni de fazla üzmüyorum.

Senin beni üzdüğün konulara gelirsek; en sevdiğim anda donmuyorsun zaman. O kadar çabuk akıyorsun ki, bir kalp atışında son buluyorsun. Sonra sevmediğim anları ağır çekim  yaşatıyorsun bana; iliklerime kadar hissetmeden o anı akıp geçmek bilmiyorsun bir türlü.

Sonra en sevdiklerimi benden uzaklaştırma konuna gelirsek… O konuya gelmek bile istemiyorum! Büyümek istemiyorum! Eğer ki uzaklaşıcaksa en yakınlarım benden gelecek günlerin getireceklerini görmeyi istemiyorum. Yeni eklemeler,artış, değişim, metamorfoz, adına ne dersen de, hiçbirini istemiyorum. Var olanı koru, burada don ve sabit kal. Bu bana yeter!

Eğer ‘İlla ki akıcam bu benim doğam, başka türünü öğretmediler bana’ diyorsan, bari var olanımı koruyarak ak, edebinle ak.

Belki de ben senden çok şey bekliyorum.

Belki de sen beyinde salınan hayaller arasında kıyas yapılması ile anlaşılan bir süreçsin. Sonuçta benim hafızam olmasa sen bir hiç’sin! Seni yok edebilmenin formulü yine benim beynimde gizliyse eğer, bence bundan sonra birbirimizi çok da fazla üzmeyelim derim.

Bana bu güne kadar verdiklerin için teşekkür ederim.

Aldıkların için ise senden nefret etmekteyim.

 

Kendim’e…

Sevgili Kendim,

Seninle bu güne kadar,  uzun uzadıya sohbetlerimiz, manasız kavgalarımız, yüzleşmelerimiz, arap saçına dönmelerimiz, bağlanmalarımız, çözülmelerimiz, kısacası deli saçması milyon tane iletişimimiz oluştur. Ben senin deli olduğunu çoktan çözdüm de, sen benim normalliğimi bir türlü kabullenemedin. Bu yüzden hep bölündüm, bir tarafım sen, bir tarafım ben olarak kaldı. Seninle konuşmalarımıza şahit olup da bana deli demesinler diye de yazmaya başladım.

Seninle bundan bir beş sene önce tanışmış olsaydık, sana neler derdim diye düşünüyorum…

Öncelikle hiçkimsenin sana kendinden daha sıkı sarılamayacağını öğretirdim sana,  o nedenle sen de kendinden başka kimseye çok sıkı sarılma derdim.

Uykuya doy derdim. Uykuya öyle bir doy ki, ilerde hiç uyuyamayacakmışsın ki doy ve sonra uyumayı bırak derdim. Uyandığında ise bir daha uykuya dalma!

Kaybedince çirkinleşme derdim. Sen güzel kalırsan kaybetmek bile güzelleşir. Hatta hayatta hiçbir şeyi kayıp olarak görme, kaybettiğin eğer kendin değilse, mutlaka kaybolması gerektiğinden, belki de senin yenilgiyi tatman gerektiğindendir derdim.

‘Merhamet ahlakın temelidir.’ İnsanlarda merhamet noksanlığına şahit oluyorsan, başka ahlaksızlıklara da şahit olacaksın, kendini hazırla derdim.

Herkes seni sevmek zorunda değil. Hatta mümkünse olabildiğince az insan sevsin ancak böyle en gerçek haline ulaşabilirsin. ‘Evet’ değil ‘Hayır’ demeyi bilmek bir lütuftur ve ağzından çıkacak her ‘Hayır’ın arkasında bir hayır bulunacaktır derdim.

Olabildiğince az şey dile ve çok şey öğren. Hayal kur ama hayallerinin esiri olma. Düşün ama düşüncenin kalıplarına kendini kıstırma. Öğrenmeye, gelişmeye, değişmeye açık ol. Kendini asla sınırlandırma derdim.

Ve en çok düşmanların da, zamanın da gelip geçeceği gerçeğini bil derdim. Bu nedenle ilk iki yazmış olduğun mektupların anlam ve önemi gün ve gün değer kaybederken, kendine yazdığın mektupların değeri artacaktır. Sen kendine verdiğin öğütleri gün ve gün arttır. Çünkü bundan on sene sonra önemli olacak tek kişi, yine sadece kendin olacaksın derdim.

 

 

Pardon Sizi Satın Alabilir Miyim?

Standart

“Sen şimdi bana belki de çocuğu nasıl böyle bir lüks içinde yetiştirebildiğimi, ona seçkinlerin dünyasına özgü bu aydınlık ve neşeli hayatı nasıl sağlayabildiğimi soruyorsundur. Sevgilim, sana karanlıkların içinden sesleniyorum, utanç duymuyorum. Bunu sana hep söylemek istiyordum, fakat sakın korkma sevgilim, kendimi sattım! Tam olarak sokak kızı ve ya fahişe diye nitelendirilenlerden olmadım, ama kendimi sattım. Zengin erkek arkadaşlarım, zengin sevgililerim oldu; önce ben onları aradım, daha sonra da onlar beni aradılar çünkü -bilmem farkına vardın mı hiç?- çok güzeldim. Kendimi verdiğim her erkek bana bağlanıyordu, hepsi de bana teşekkür ettiler, bana bağlandılar, beni sevdiler sevgilim, beni hep çok sevdiler!”

Tiyatro odasında, boşlukla konuşurken kardeşim bunları söylüyordu. O an oyununu kesinlikle izlemeye karar verdim, konusu gayet ilgi çekiciydi.

Güzel bir kadın… Güzelliğinin farkında olan bir kadın… Güzelliğini ve de cinselliğini silah gibi kullanabilen bir kadın karşısında cebi para dolu, cebindeki paralar sayesinde statü elde etmiş ve o statüyle beraber güzel kadını da elde etmiş bir adam…

Tam bir ‘klasik!’

Bu hikaye tutar! Bu hikaye satar! Neden? Konu gerçek.

Günümüzde sistemin getirdiği hastalıklı ruh halinin bazı kadınlar ve erkeklerde vücut bulma hali. Sonuçta herkes bir savaş içinde, hep daha fazla, daha fazla, daha fazla, daha, daha, daha isteyen bir toplumken, neden paranın da azıyla yetinelim ki?

İşte paranın azıyla yetinmek istemeyen, ama kendi çalışıp didinip kazanmak yerine, ‘kıssadan hisse’ yollara başvurmak isteyen kadınların formülü:

X diyelim erkek, Y para olsun, bu durumda X+Y = AYŞE (lüks + tatil + alışveriş + araba + tekne + bal + kaymak…)

Evet denklem budur. Matematikten en anlamayan Ayşe’lere bile Matematiği söktürür, sevdirir bu denklem. O nedendir ki kıssadan hisseci Ayşeler bu denklemi ezbere bilirler.

Her sabah 7’de kalkmakmış, işe gitmekmiş, toplantıya girmekmiş bunlarla ilgilenmezler. Ayşe’nin vatani borcu bu değildir, Ayşe kuaförde dört, sporda üç saatini harcamayı tercih eder, bir maniküre servet ödemeyi tercih eder, yatırımını bu şekilde kendisine yapar. Sonuçta en büyük yatırım dış görünüşe yapılacak yatırımdır. Öyle kolay bir şeymiş gibi konuştuğuma bakmayın, bunu herkes yapamaz, hiç de kolay bir iş değildir.

Ayşeler yanlış anlamayın! Ben de parayı seviyorum, herkes seviyor!

Ama kendimden çok değil!

Nasıl olur da gerçek bir sevgi bağı kurmaya ihtiyaç duymadan ilişki yaşanabilir? Sevmeden, gözler kapatılarak sevişmeye ne kadar tahammül edilebilir? Peki sırf sağlayabileceği maddi refah uğruna nasıl bir erkeğin sevdiği/sevebileceği kadın rolü oynanabilir? Bu rol nereye kadar oynanır, neden oynanır? Bu kadar iyi gözlemci ve iyi bir satıcıysan eğer Ayşe’cim neden bu yetenekleri bir erkek üzerinde harcayıp tüketmek yerine gerçek bir meslek, bir iş üzerinde beynindeki kıvılcımları çaktırmıyorsun?

Peki seni sadece cinselliğin ve de güzelliğin için sevmeyi öğrenmiş bir erkeği, sırf parası uğruna sevebilmeyi becermiş olmak, masanda duran hayali bir elmanın çok lezzetli olmasıyla övünmen gibi bir durum değil mi aslında?

Bir arkadaşım bana şöyle demişti; ‘Paraya bakmayan kadın diye bir şey yoktur, para öyle bir illüzyon dünyası yaratır ki, en bakmayacak kadını bile etkisi altına alır o dünya. Bir söz vardır “Tanrı’ya alternatif olarak parayı yarattılar!” Bu acı fakat bir miktar doğrudur. Tabi ki Tanrı isterse o parayı elinden alır, ama eğer ki Tanrı yanına yoldaş arıyorsa, o parayı sende bırakır, sen de küçük dünyanda Tanrıcılık oynarsın. İstediğin kadınla üstelik! Yalnızca dürüst olan kadınlar, onlara sağladıkların için yani özüne inersek, para için, seninle birlikte olduğunu hissettirir sana, diğerleri ise kendilerine bile yalan söylemeye devam eder. Aslında herkes parayı ve herkes parayı getiren adamı sever. Noel Baba’nın bile efsane olma sebebi hediyelerdir. Eli boş gelseydi hiçbir çocuğun hayallerini süslüyor olmazdı…’

Tam tersini savunmama rağmen, o konuşmada kendisine hak verdiğim çok fazla söz vardi. Evet paranın yarattığı dünya kadını içine çekebilir, anlık mutlulukları doruk noktasına taşıyabilir, ama peki ya uzun vadede?

Birinin parası için onunla beraber olmak demek, onun boyunduruğu altına girmeyi de aynı zevkle ve şevkle kabul ediyor olmak demektir. E madem paranı o ödüyor, madem artık senin sahibin o, o halde öp bakalım efendinin ayaklarını yavrucum!

Geçmişe bakalım, tarihin tozlu sayfalarını karıştıralım, bütün savaşlar özgürlük uğruna yapılmadı mı? Sen şimdi bir kağıt parçası uğruna mı modern köleliği kabul ediyorsun? Belki bu yüce amacın uğrunda ilerlerken yaptıkların sana kölelikmiş gibi gelmeyecek, ama yanlış yöne gittiğini vardığın noktada anlayacaksın.

Peki bir köle parayı ne kadar özgürce harcayabilir; daha da kötüsü para ona ne katabilir özgürlük veremedikten sonra?

Hadi diyelim gittin tüm dünyayı da dolaştın, en pahalı kıyafetleri de sen aldın, araban da var, teknen de, uçağın da… Peki o noktaya gelince ‘işte yapmış olduğum her şeyi, tam da bu noktaya, -kendi Everest’imin zirvesine- gelebilmek için yaptım ve tüm sahte gülümseyişlerime, tüm kısıtlanmışlıklarıma, her yuttuğum cümleye, her içimden gelmeden söylediğim ‘seni seviyorum’a, her atılan aşağılayıcı bakışa ve her küçümseyici söze değdi’ diyebilecek misin?

Eğer öyleyse devam et derim… Ben bunu anlayamam ama insan anlayamadığını kınamamalı!

 

(Belki daha önce okumuş ve ya duymuşsunuzdur bu haberi, yine de yeri gelmişken paylaşmak istedim. Doğruluğu ne kadar tartışılır bilinmez  büyük ihtimalle sadece internette dolanan bir şehir efsanesi yinede ders almak isteyene her hikaye bir öğretidir.)

Dünyanın en büyük finans şirketlerinden J.P. Morgan’ın CEO’su James Dimon’a evlenmek için zengin bir eş arayan genç bir kız tarafından atılan elektronik postaya Dimon’un verdiği akıl dolu cevap :

SORU:

Zengin bir adamla evlenebilmek için ne yapmalıyım ?

Sizinle dürüst olacağım. Bu yıl 25 yaşına giriyorum. Çok güzelim, iyi bir stilim var ve kaliteli şeyleri severim. Yıllık geliri 500 bin dolar veya daha fazla olan bir adamla evlenmek istiyorum. Aç gözlü olduğumu düşünebilirsiniz fakat New York’ta yıllık geliri 1 milyon dolar olan insanlar orta sınıf sayılıyor.

Çok şey istemiyorum. Bu sitede yıllık geliri 500 bin dolar veya daha fazla olan biri var mı? Hepiniz evli misiniz? Sormak istiyorum, sizin gibi zengin insanlarla evlenmek için ne yapmam gerek?

Bugüne kadar birlikte olduğum erkekler arasında en zengini yılda 250 bin dolar kazanıyordu. Central Park’ın batı yakasında, yüksek bütçeli rezidanslarda yaşamak isteyen biri için yıllık 250 bin dolar yeterli değil. Size alçak gönüllülükle soruyorum:

1) Zengin bekarlar nerede takılır? (Lütfen bar, restaurant, spor salonu gibi mekanların isimlerini ve adreslerini yazın.)

2) Hangi yaş kategorisine odaklanmalıyım?

3) Çoğu zenginin eşleri neden ortalama güzellikte? Bir kaç kızla tanıştım; güzel veya ilgi çekici değiller ama zengin erkeklerle evlenebiliyorlar.

4) Kimin karınız, kimin yalnızca sevgiliniz olabileceğine nasıl karar veriyorsunuz? Benim hedefim evlenmek.

Bayan Güzel

 

CEVAP:

Sevgili Bayan Güzel,

Yazınızı büyük bir ilgiyle okudum. Tahmin ediyorum ki sizin gibi aynı soruları soran pek çok genç kız var. Lütfen profesyonel bir yatırımcı olarak durumunuzu analiz etmeme izin verin. Benim yıllık gelirim 500 bin doların üzerinde, sizin kriterlerinize uyuyor, bu sebeple okuyan kimsenin zamanını çalmadığımı ümit ediyorum.

Bir iş adamı gözünden bakarsak, sizinle evlenmek kötü bir fikir. Cevap çok basit, lütfen açıklamama izin verin. Detayları bir kenara bırakırsak, yapmaya çalıştığınız şey “güzellik” ile “para” ikilisini takas etmek: A kişisi güzelliği sağlar, B kişisi de bunun için ödeme yapar, gayet adil. Fakat burada ölümcül bir problem var; sizin güzelliğiniz kaybolacak ama benim param iyi bir sebep olmadıkça tükenmeyecek. Aslına bakarsanız, benim gelirim yıldan yıla artabilir, ancak siz yıldan yıla güzelleşemezsiniz. Bu sebeple, ekonomik açıdan bakarsak, ben değer kazanan bir varlıkken siz değer kaybeden bir varlıksınız. Hem de sıradan bir değer kaybı değil, katlanarak artan bir değer kaybı. Eğer güzellik sizin tek varlığınızsa, değeriniz 10 yıl sonra çok daha düşük olacak.

Wall Street’te kullandığımız bir terimden yola çıkarsak, sizin için “takas pozisyonu” diyebiliriz, “satın al ve bekle” değil. Sizi satın almak iyi bir fikir değil, bu sebeple kiralamayı tercih ederim. Çünkü alışveriş değeri düşen bir şeyi uzun süre elde tutmak hiç de iyi bir fikir değil. Aynı şey sizin istediğiniz evlilik için de geçerli.

Söylediklerim size zalimce geliyorsa şöyle düşünün; tüm paramı kaybetseydim, beni terk etmez miydiniz? Aynı şekilde güzelliğinizi kaybettiğinizde, benim de çıkış yolunu bulmam lazım.

Yıllık geliri 500 bin doların üstünde olan insanlar aptal değil; sizinle yalnızca çıkarız ama evlenmeyiz. Size, zengin bir adamla evlenme fikrini unutmanızı öneririm. Bu arada, yılda 500 bin dolar kazanan o zengin siz olabilirsiniz. Zira o kadar parayı kazanmak, zengin bir aptal bulabilme ihtimalinizden daha yüksek.

CEO J.P. Morgan

 

 

 

FABRİKA AYARLARIMA GERİ DÖNÜYORUM

Standart

En çok yapmak istediğim şeyi sonunda yaptım; hayatımda bahar temizliği!

Tüm zaaflarımı, kırgınlıklarımı, korkularımı çıkardım içimden önce. Dizlerime koydum. İçimde bu kadar yer kapladıklarını bilmiyordum.  Her şeyi çıkarınca bir boşluk kaldı yerinde. Nasıl da alışmışım onlara, yer açmışım hepsine, benimsemişim hepsini… Yerlerine birer birer bağışlama koydum, ders koydum, anlayış ve empati koydum. Hepsini harmanladım ve özümsedim. Bütün bunları kalpten inanarak yaptım, çünkü inanmadan yaptığım her şeyi yarım bıraktım şu hayatta. Bu sefer sonuna kadar gitmeyi kafama koydum.

Geçmişi sildim, izlerini süpürdüm, ruhumu cilaladım, güzel anıları başucuma dizdim, kötüler neydi, unuttum bile… Çünkü öfkeyi de attım beraberinde içimden. Bu kadar ipliğin ucunda bir hayat yaşarken, her şey bu kadar uçucu ve  sonluyken, sonu gelmeyen dramaları, akıl ve ruh sağlığıma iyi gelmeyen duyguları içimde barındırmama gerek yoktu, ben de yıkandım.

Hiçbir şeyi yok saymadım yanlış anlaşılma olmasın, gerçeklerden kendimi soyutlamadım, gözlerimi de yummadım. Tam tersi her şeyi iyisiyle, kötüsüyle tartıya koydum. Gördüm ki, iyi şeyler, bende misafir olmaya gelmemiş insanlar, çaba harcamadan kendimi olduğum gibi sevdirebildiklerim bana zaten koala gibi sarılmışlar. Mutluluklarımda yanımda olmaya, heyecanlarımı paylaşmaya, hayatıma yeni anlamlar katmaya özen gösteriyorlar. Kırıldığım zaman parçalarımı yapıştırmaya çalışıyorlar, çoğu zaman onarıyorlar kalbimi. Çünkü içten ve de severek yapıyorlar. Gerçekler en acıyken bile çat çat yüzüme söylüyorlar yanlışları ki kendimi değiştirebileyim, geliştirebileyim ve de değiştiremeyeceklerimi kabullenmeyi öğrenebileyim.

Diğerleriyse… Diğerleri işte!

Bu demek olmuyor ki gidenler kötü olduklarından ya da benim kötü olmamdan dolayı ayrıldılar hayatımdan. Hayır, herkesin kendince haklılıkları, haksızlıkları, doymuşlukları, kırılmışlıkları, pes etmişlikleri vardır ve de geçerli sebepleri.

Şunu öğrendim ki; bir yerden sonra insanlar birbirlerinin hayatlarında miladlarını dolduruyorlar. Artık birbirlerinden alacakları, birbirlerine katacakları kalmıyor. Alışveriş bitiyor. Sonrasında birbirlerinden çalmaya başlıyorlar. Birbirlerinin yaratıcıklarını köreltiyorlar; birbirlerini, kendilerini tekrar ettikleri bir girdaba sürüklüyorlar.

En kötüsü de, sende görebilecekleri güzelliklere, iyiliklere ve de sevgiye gözlerini kapatmış olan insanlar. Çünkü onlar zaten kararını vermiş oluyor. Senin sözlerin sadece fısıltı sessizliğinde bir eko yapıyor kulaklarında çünkü onlar sadece kendi sözlerini duyuyorlar ve de kendi inanmışlıklarını yaşıyorlar. O zaman da sana sadece güle güle demek kalıyor.

Kıskançlıklarımı koyuyorum sonra kucağıma. Açıkcası “oh” diyorum kendi kendime rahatlıyorum çünkü sadece kırıntılarını bulabiliyorum içimde. “Ya daha fazlasını bulsaydım, nasıl temizlerdim ki kendimi bu kirlerden, arınmak kolay mı böyle bir şeyden?” diye düşünüyorum.

Egolarım var sırada. Kendimi çok önemseyişlerim, dünyanın merkezine oturtmuşluklarım… Evet ona yenik düştüğüm zamanlarım oluyor.

Çünkü küçüğüm hala aslında, o kadar da olgunlaşmadım. Çocukluğu tutuyorum bir yerlerde ki, ona sık sık ihtiyacım olacak biliyorum.

Doğallık, sevecenlik, sadelik ve hoşgörü koyuyorum hepsinin yerine. Bir bakıyorum mutluluk da kendiliğinden gelmiş oturmuş köşesine.

Gerçekten herkese ama herkese tavsiye ediyorum.

Herkes bedenini, aklını, ruhunu arındırmalı kirlerden. Çevresini daraltmalı ama kalbini büyütmeli…

2016’ya ben böyle giriyorum.

Ve sonunda fabrika ayarlarıma geri dönüyorum!

12-newbeginnings

Dana Sanchez – New Beginnings